Sözünün Eri Olmak

KALDIĞIMIZ YERDEN
Sözünün Eri Olmak
“Hani Abdullah ile Amineden doğma yüce bir bebek vardı. Tüm karanlıkları aydınlatan gülüşüyle daha doğmadan babasını cennete gönderen, tam bir yaşında Beni Saad yurdunda…
Hani fakir kadınlar kucaklarına alıp ona süt anne olmuştu. Kıtlığın kuraklığın tam ortasında bir bulut yoldaş olmuştu damla damla rahmet olmuştu hani…
Babasızlık yoksulluk ve altı yaşında annesizlik ateşten bir gömlek giydirdi o küçük yavruya…
Devirlerden cahiliye, insanlar asi , gaddar, bırakın yetimi korumayı kendi evladına hayrı olmayan, evlatlarını diri diri gömenlerin, sapıkların, zalimlerin devri…
Altı yaşında bir yetim düşünün zulümlerin tam ortasında ve annesiz Mekke sokaklarında…
Çocuklar aralarına almışlar mıdır onu acaba ! Mekke’li çocuklar annelerine seslendiklerinde o küçük nur Muhammed boynunu büküp hıçkırıklarını içine gömüp geceleri göz yaşları sel olmadı mı sanırsınız?”
Adı Ayşe, Fatma, Ahmet, Mehmet olsun, fark eder mi?
Üniversiteyi kazanmanın sevinciyle kanadı kırık kuşlar gibi düştüler yollara. Kiminin annesi göç edip gitmişti dünya arzından, kimisinin babası. Bazılarının da babalarının ha varlığı ha yokluğuydu.
Ellerinde bavulları, omuzlarında tüm dünyaları. Gittiler.
O kırık kanatlarla hayata tutunarak, bu hayat denen dikenli yolda umutla yürüyerek geleceklerini kendi elleriyle kurmak için.
Dualarla ugurladı geride kalanlar o çocukları, bir daha ne zaman yeniden görüşebileceklerini bilmeden.
Gidenlerin bir kısmı bayramlarda bile gidemediler sılaya. Öpemediler anacıklarının ellerini. Anacıkları, “Berhüdar ol evladım” diyemedi kuzucuklarına.
Nice bayram sabahlarında tepeden tırnağa hüzünle dolmuş kızların, oğulların, anaların, babaların yürekleri acıdı, içleri ürperdi taa derinden.
İkinci, hatta üçüncü sınıf yurtlarda, rutubet ve göğerçile kokan evlerde sabahlara kadar yarınki vizeler, finallere çalışmak için ter döktüler.
Ben böyle birçok öğrenci tanıdım. Parasızlıktan şekerli suya ekmek ufalayıp kahvaltı yapanlar. Ya da okula aç gelip de öğle vakitleri herkesler kampüs Sote’lerinde yemeğini yerken kimselere belli etmeden bir köşeye çekilip sessiz sessiz ağlayanlar. Açlıktan ders ortasında bayılanlar.
Herkes bilir, eğer yetimlik, yokluk, kimsesizlik kötü bir şey olsaydı yaratılmışların en sevgilisi (Sav) yetimlerin babası olma görevini hiç üstlenir miydi?
Elbet bunlar yetimler ve kimsesizler için bir imtihan vesilesi, peki ya bizler için?
Bizlerin yetim ve kimsesizler için herhangi bir sorumluluğumuz yok mu?
Şu sanal dünyada iyilik, kardeşlik, paylaşmak, yardımlaşmak adına binlerce paylaşım yapılıyor, peki bunları yapanların kaçı bir yetimin, kimsesizin, ihtiyacı olanın elinden tutuyor, gönlüne dokunuyor.
Hani Peygamberin (Sav) izindeydik?
Fakirliğin ve yetimliğin verdiği o hüznü çok iyi bildiği için yetimlerin ve kimsesizlerin hislerine tercüman olan, onları

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir