Haberler
Kategoriler
KÜLTÜR SANAT
İstanbul'un Fethi, Fatih için neydi, bizim için ne? | İstanbul'un Fethi, Fatih için neydi, bizim için ne? |
|
|
| Yazar Editör | |
| 04 06 2008 | |
Araştırmacı Tarihçi Mustafa Armağan'a göre, "Bizim İstanbul’un fethinden anladığımız şey ile Fatih’in İstanbul’un fethinden anladığı aynı değil. Biz İstanbul ne olursa olsun alınmalıydı ve alındı diye bakıyoruz" Peki Fatih nasıl bakıyor.
Mustafa Canbey'in röportajıİstanbul dünyanın en önemli şehirlerinden biri. Mimar Peter Eisenman’ın da deyişi ile dünyada simgeye ihtiyacı olmayan kendisi simge olan bir şehir. 1453 yılına kadar çok sayıda medeniyete başkentlik yapan İstanbul 1453 yılı ile birlikte İslam Medeniyeti’nin hâkimiyetine giriyor. Üstün bir zekaya sahip olan askeri ve siyasi deha Fatih Sultan’ın fethinden sonra şehirde ikinci bir fetih harekatı başlatılıyor. Faziletli, adaletli ve erdemli insanların yaşadığı bir şehir olması için başlatılan çalışmalar sırasında Fatih şu sözü söylüyor: ‘Cihad-ı Asgar’dan Cihad-ı Ekber’e müracaat ediyoruz’ İstanbul’un fethini küçük cihad olarak gören ve ilmin, adaletin, barışın sağlanmasını büyük cihad gören bir anlayış. Mekanın fethinden ziyade ruhların, gönüllerin fethine büyük cihad diyen bir düşünce…İşte İstanbul’u fetheden kadro buna inanan bir kadroydu. İstanbul ve fetih konusunu en iyi bilen isimlerden biri olan ve son çalışmasını fetih ve fatih üzerine yapan Araştırmacı-Yazar Mustafa Armağan ile fethi ve İstanbul’u konuştuk: * Son dönemde tarihe karşı halkın ilgisi önemli derece arttı. Sizce nedir bunun sebebi? Ben İstanbul’un fethinin 500’ncü yılı kutlamalarının önemli bir dönüm noktası olduğunu düşünüyorum. 500’ncü yıl kutlamaları Osmanlı ile yeniden tanışma anlamında önemli bir motivasyon sağladı. Halkın bastırılmış olan Osmanlı sevgisi bir anda açığa çıktı. Başta Cumhuriyet olmak üzere dönemin bütün gazeteleri Fatih’i ve fethi öven başlıklar atmaya başladı. Bence bu olay Osmanlı ile buluşma anlamında kırılma oldu. Oysa ki, Yunanistan’ın baskıları üzerine bu kutlamalar iptal edildi, Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Menderes ortadan kayboldu ama halk bu kutlamalara sahip çıktı ve sokaklara döküldü bir daha da unutmadı. * Çanakkale’ye olan ilginin artması da benzer şekilde değerlendirilebilir herhalde… Evet, ama Çanakkale’ye olan ilgi, bir grup Anzak’ın Çanakkale’de kutlama yapmak isteyince Nihal Atsız ve bir grup arkadaşının Çanakkale’yi 1962 yılında ziyareti ile başladı. Aslında bir tepki ziyaret idi ve bu tarihten sonra Çanakkale hatırlanmaya başlandı. Demek ki hafıza yenilenebiliyor. Ama üzerinde durulmayınca unutulmaya yüz tutmuş bir gelenek var. Yunan medeniyeti bitti denilen bir anda Avrupa bu medeniyeti yeniden hatırladı. Ama bunların arkasında bilinçli bir irade var. * Bizde de siyasi bir irade var mı? Eğer dış uyaranlar olmasaydı bu durum biraz daha geç ortaya çıkardı. Avrupa Birliği meselesi ve ABD’nin komşumuz olması, Afganistan’ın işgal edilmesi ve Ortadoğu’nun yeniden dizaynı gibi nedenlerle insanlar da bir sahiplenme duygusu ortaya çıktı. Ben kimim sorusuna cevap arama ihtiyacı doğdu. Yani insanımız kendi kimliğini yeniden tanımlamaya çalışıyor. Bugün Avrupa Birliği Anayasası bir manastırda imzalanıyor. Ya da Fransa Cumhurbaşkanı bir açıklama yapıyor ve ‘Avrupa Birliği bir Hıristiyan Kulübüdür’ diyor. Onların bu şekilde kendi kimliklerine bu şekilde sahip çıkması bizde bir boşluk duygusu meydana getirdi. O zaman bizim insanımız da biz neyiz sorusunu sormaya başlıyor. İşte bu gelişmeler sonrasında tarih bilincinin gelişmesi için çok uygun bir ortam ortaya çıktı. Kendini ve kimliğini yeniden tanımlama ihtiyacı ve mevcut durumun yetersiz gelmeye başlaması… * Peki bu yeniden tanımlama aşamasında özümseme durumu var mı? Şu anda sadece belli bir kesim tarafından değil, toplumun farklı kesimlerinde de bu ihtiyacın duyulmaya başladığını hissediyorum. Daha önce Osmanlı’yı sürekli emperyalizmle işbirliği yapan bir ülke olarak görenler bile son dönemde Osmanlı’yı antiemperyalist olarak görmeye başladıklarını hissediyoruz. Bu önemli bir duygu değişimi olarak ifade edilebilir. * İstanbul’un fethini biliyorsunuz 555. yıldönümünü kutladık. Son dönemde Fatih ve fetih’e karşı özel bir önem var. Bu ne anlama geliyor? Bunun arkeolojisini yaparken aslında biraz daha geriye gitmek gerekir. İlk kez 1903 yılında Abdülhamit döneminde fetih kutlamalarının ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Fatih’te kendimizi ararken işte ben kimim sorusunu sormak lazım. İnsanın kendi hayatında nasıl başarılarını ve kendi hayatını ön plana çıkarma arzusu varsa, toplumsal tarihimizde de başarılarımızı ön plana çıkarıyoruz. Tarih önemli bir şey. Bizim tarih algımız seçici ve konstrüktif olmak zorunda. Çünkü biz tarihçilik yapmıyoruz. Kendimizi yeniden tanımlamaya çalışıyoruz. Tarihin içindeki başarılı bulduğumuz bu unsurları özümsemeye ve kendi dünyamıza taşımaya çalışıyoruz. *Fatih ve fetih nesli kavramları bu noktada anlamlı oluyor… Evet. İdealize etme ve kavramsallaştırma çabası. Fetih bir olay olmaktan çıkıp bir ideale dönüşüyor. Necip Fazıl, Nurettin Topçu ve Sezai Karakoç gibi düşünürler de zaten yazılarında olaya bu yönüyle bakarlar. Hiç kimse 1453 yılında olmuş bitmiş olayın ayrıntılarını öğrenme çabası içinde değildir. Biz ondan bugüne ne taşıyabiliriz ve ona nasıl eklemlenebiliriz çabası içindeyiz. Böyle olmak durumunda. Ondan dersler çıkarmak gerekir. Bende yazdığım kitapta bunu ortaya koymaya çalıştım. Fatih’te kendimizi aramalıyız. * Sizin İstanbul’a, Fatih’e ve fetih’e özel ilginiz nereden geliyor? Benim şehirlere karşı özel ilgim var. Şehirler benim için muazzam bir hafıza anlamına geliyor. Şehirler, düşünme ve anlama çabası peşinde koşulacak bir anlam deposudur. Bunun için ben şehirler hakkında çok yazdım. Bursa, Edirne, Urfa hakkında makaleler yazdım. Petesburg hakkında bir kitap yazdım. Burada kendi kimliğimizin parçalarını bulmaya çalıştım. İstanbul bizim için ve insanlık için çok önemli. Jeo-stratejik kimliği ile, Kültürel kimliği ve estetik inşasıyla önemlidir. Her şeyden önce de bir Hadis-i Şerif’e mazhar olması yönüyle önemlidir. Biz bütün bunlar içinde İstanbul’un fethinde bir enerji ve bir bereket ortaya çıktığını da görüyoruz. Fetih’ten önceki Osmanlı ile fetihten sonraki Osmanlı arasında da muazzam bir fark ve gelişme var. Yönetim ve düşünce anlamında inanılmaz bir tekâmül ortaya çıkmıştır. Bizim dünyaya nizam verme anlayışımızın bir göstergesidir ve bu anlamda İstanbul’u çok iyi anlamamız için öğrenmemiz gerekir. Çünkü burada biz 550 yılda, ortaya bir şeyler koymuşuz. Hem bizden önce var olan kültür tabakasına saygı göstermişiz imha etmemişiz hem de, onun üzerine ve yanına biz buyuz diyerek yeni bir şehir kurmuşuz. İstanbul nasıl fethedildi * İstanbul sizin için bütün şehirler için de güzide bir şehir gibi galiba… İstanbul’un yeri çok farklı. Fatih İstanbul’u almadan önce çok ince hesaplar yapmıştır. Padişah olduğunda güç blokları arasında dengeci bir padişah mı olacak yoksa otoritesi tartışılmayan bir lider mi olacaktı. Çelebi Mehmet bunun sıkıntısını çok çekti. Fatih de bunun sıkıntılarını şehzadeliğinde yaşadı. Bunun için Fatih’in öyle şey yapması gerekiyordu ki, otoritesini herkesin kabul etmesi gerekiyordu. İşte bu anlamda yapılması gereken iş ise İstanbul’un fethi idi. Aynı dönemde Katolik dünyası da İstanbul’u ele geçirmek üzere idi. Bu anlamda İstanbul’un fethi aciliyet arz ediyordu. Öyle ki, Katolik dünyasının baskısı üzerine Ayasofya’da Katoliklerle Ortodokslar birlikte ayin yapmışlardı. İşte bu dönemde Başbakan olan Lukas Notaras’ın ‘İstanbul’da Latin serpuşu görmektense, Osmanlı sarığı görmeyi tercih ederim’ sözü bu çatışmadan doğuyor. Bu ayrıntıları bilmeyince Bizans’ın İslamiyet’e çok hayırhah bir gözle bakıyorlarmış izlenimi ortaya çıkıyor ki, bu işin aslı böyle değildir. Bu siyasi bir kozdur. Gerçekten Notaras ve daha sonra patrik olan Gennadius, ayrılıkçı bir çizgi izlediler. *Katolikler de İstanbul’u almak üzereydi… Yani Fatih hızla Katolikleşen bir İstanbul’a girmişti. Biz Ayasofya’yı aldığımızda da bakımsız bir halde idi. Tarihçiler bunu böyle yazıyorlar. Demek ki birincisi Osmanlı bünyesinde siyasi bir sorun var. İkincisi Bizans o dönemde Osmanlı toprakları arasında dışarıdan yardım almaya çalışan bir ur gibi yabancı unsur idi. Bir de Selanik tecrübesi vardı elimizde. Bizans imparatoru Selanik’i savunamayınca Venedikliler’e vermişti ve biz Bizanslılardan daha kolay alabileceğimiz Selanik’i çok kanlı savaşlar sonucunda Venedikliler’den alabildik. İstanbul’da Venedik ittifakının eline düşmek üzere. 19-20 Nisan en bunalımlı günler. Venedikliler bu tarihte 3 tane gemiyi Haliç’e getiriyor ve Osmanlı onlara bir şey yapamıyor. Bu Fatih ve çevresinde moral bozukluğuna neden oluyor. Ayrıca Macar Kralı karadan ordu göndermek için hazırlık yapıyor. Eğer böyle bir saldırı olursa Osmanlı ordusu Topkapı surları ile Macar Ordusu arasında sandviç olacak. Yani çok sayıda risk alınıyor. Ben Fatih’in “Ya İstanbul beni alır ya da ben İstanbul’u” sözünü tam da bu noktada söylediğini düşünüyorum. Öyle bir noktada ki, geri çekilse saltanat da elinden gidecek ve zor durumda kalacak. Bir de İstanbul’u almaya için hiçbir zaman bu kadar yakın olunamamıştı. Bu moral bozukluğu anında Molla Gürani ve Akşemseddin gibi hocaların Fatih’e verdiği moralin anlamı çok büyük. Ayrıca Fatih, tek bir plan ile saldırmıyor İstanbul’a. Cebinde B planı da var. Venedik gemileri Haliç’e gelince Fatih de gemileri karadan yürüttü. İstanbul’a sadece Topkapı’dan şehre girildiğini biliyoruz. Ama İstanbul’a Haliç’ten üç yerden daha girildi. Böyle olunca Bizans kuvvetleri dağıldı ve güç bölünmüş oldu. İstanbul kelepçe gibi sarıldı. Bu kuşatma Fatih’in ve kurmaylarının tasarım yeteneğini ve strateji okuma becerilerini okuma ortaya koyuyor. İstanbul kendisi simgedir * Bugün şehrimizin haline ne demeli… Ben o kısma hiç girmeyeyim. 2005 yılında İstanbul’da Dünya Mimarlar Kongresi’nde İstanbul’a simge aranıyor ve bu konu konuşulurken. Kadir Topbaş, dev bir Mevlana heykeli yaptıralım önerisini getiriyor. Dünyaca ünlü Mimar Peter Eisenman iki şey söylüyor: ‘İstanbul başlı başına bir simgedir ve dünyada simgeye ihtiyacı olmayan bir tek şehir varsa orası İstanbul’dur. Eğer illa ki simge aranacaksa da, ben hep Ayasofya’yı düşünmüşümdür. Çünkü İstanbul’un en güzel eseri olarak öğretildi bize. Ama geldim gördüm ve çeşitli açılardan baktım ve İstanbul’un simgesinin Sultanahmet olması gerektiğine karar verdim” diyor. Sultanahmet, Ayasofya’ya bir cevaptır ve bu cevabın verilebilmesi için tam 150 yıl beklendi. Osmanlı olaylara aceleci yaklaşmıyor. Süleymaniye’nin Haliç’in yapısına uygun yapısı ayrı bir güzeldir. Baktığınız zaman iki minare alçak iki minare yüksek. Yoksa ecdad bunları eşit yapamaz mıydı. Tabi ki, yapabilirdi. Ama bulunduğu tepenin topoğrafyasına uyum sağlıyor. Yüzyıllardır bu eserlerin güzelliğinden büyülenmeyen kalmıyor. İstanbul fethedildiğinde Batı’lılar eyvah İstanbul barbarların eline geçti diye korkuyorlar. Ama 150 yıl sonra şehri yeniden gördüklerinde İstanbul’a bakmaktan kendilerini alamıyorlar. Ecdad var olanları koruyor ve üstüne bambaşka bir şehir inşa ediyor. Bu önemli bir hadise. * Siz son kitabınızın ismine “Gül’ün Fethi, Fatih Sultan Mehmed” ismini vermişsiniz. Bu ismin özel bir anlamı var mı? Gül Peygamber efendimizin(sav) remzidir. Mesela Lale ekiyorlar ama ben laleyi çılgınlık olarak görürüm. Lale yerine gül ekilseydi bence daha kalıcı, güzel ve anlamlı olurdu. Lale devrinden bence ders alınmalı. O dönemde Gül’ün yerine Lale’yi ikame etmeye çalıştılar. Bir Batı’lı yazar Patrona isyanını Gül’ün lale’ye isyanı olarak tanımladı. Ben bu tanıma katılıyorum. Çünkü Lale insanın aklını başından alan çıldırtan bir şey. Gül tarafından fethedilen bir şehir anlamını versin diye bu ismi kullandım. Kitabın büyük ve manevi bir fetih boyutuna yönelik bir çaba olarak okunmasını istiyorum. O boyutu elimden geldiğince kuvvetli bir şekilde ortaya koymaya çalıştım. Fatih’in annesi konusunda üretilen bir takım asılsız iddialara cevap verdim. Yani özet olarak ‘Fatih İnşallah bizi de fetheder.’ Gemilerin karadan yürüdüğü kesindir * Bu gemilerin karadan yürütülmesinin doğru olmadığını iddia edenler var. Ağzı olan konuşuyor. Bu kadar parça geminin bir günde yürütülemeyeceğini söylüyorlar. Peki, bu 1 günde diyen kaynaklar kime aittir. Bizans kaynaklarına aittir. Hiçbir Bizans kaynağı bunu söylemez. Çünkü Bizanslılar sadece bakış açılarına göre konuşuyorlar. Onlar bir sabah uyandılar gemileri gördüler. Hiçbir Osmanlı kaynağı 1 günde bilgisini yazmaz. Çünkü hazırlık aşamalarını bilmektedirler. Osmanlı kaynaklarını bir kenara bırakıp Bizans kaynaklarına itibar edilmesini doğru bulmuyorum. Ben yürütülen güzergâhı buldum. Bu gemilerin ben bir miktar dere vadisinden geçirilmiş olduğunu ve derenin bittiği yerden karadan yürütüldüğünü düşünüyoruz. Bunu İstanbul Üniversitesi’nden Feridun Emecan hoca da destekliyor. Bununla ilgili üçüncü bir konu bu uygulama bize yabancı bir uygulama değil. Aydınoğlu Umurbey Moro Yarımadası’nda gemiler kalaslar döşenerek 11 km içeriye taşınmıştır. 1420’lerde bir beyin başardığı bir şeyi Fatih’in yapamaması düşünülemez. Yine Fatih Belgrad kuşatmasında da Fatih bu yöntemi kullanmıştır. Tarihin içinde bunun örnekleri vardır. Sadece Fatih’in yaptığının farkı o gemileri tepeye çıkarmıştır. Diğerleri düzdür. Ulubatlı Hasan ile ilgili de bir tane yabancı kaynak var. Bunun için de hiçbir tarihçi bunu reddedemez. * Fatih Sultan devleti de yeniliyor değil mi? Evet. Orduyu, idari yapıyı, hazineyi ve eğitim yapısını her şeyi adeta ikinci bir kurucu gibi devleti yeniden dizayn ediyor. Belki de Fatih’i diğer padişahlardan ayıran tarafı kendine güveni ve açıklığıdır. Hem geleneklerine bağlı hem de yeniliklere çok açık. Sadece Fatih Külliyesi bile kültürel bir başarıdır. Orası adeta bir eğitim kampüsü gibidir. Fatih 1463 yılındaki vakfiyesinde, ‘Cihad-ı Asgar’dan Cihad’ı Ekber’e müracaat ediyoruz’ diyor. Yani ‘İstanbul’u fethettik ama bundan sonra yapacaklarımız yanında bu bile küçük kalır’ demek istiyor. Fatih bir şey daha diyor: “Bir insanın başarabileceği en büyük iş bir şehir kurmaktır. Bu zor ve karmaşık bir iştir. Ama daha önemlisi içindeki insanları erdemli, ahlaklı mutlu etmek de önemlidir. İçeride yaşayan insanların kalbini de bayındır kılmak lazım” Fatih işte böyle bir liderdi. * Fatih’e göre İstanbul’un fethi sadece mekân fethi değil… Aynen öyle. Bizim İstanbul’un fethinden anladığımız şey ile Fatih’in İstanbul’un fethinden anladığı aynı değil. Biz İstanbul ne olursa olsun alınmalıydı ve alındı diye bakıyoruz. Ama o kadro İstanbul’un fethini bile küçük cihad olarak görüyor. Eğer Fatih’in fetihten sonra yaptıklarını görmezsen, İstanbul’un fethini Fatih’in en büyük başarısı olarak göreceksin. İstanbul’da daha yangınlar söndürülürken ve ölüler yerden kaldırılırken, Zeyrek’te eğitim faaliyeti başladığını görürseniz, fethin farklı bir anlam için yapıldığını anlarsınız. Fetih bir başka bir şey için yapılmış diye düşünmeye başlıyorsunuz. O kadro İstanbul’un fethini, “Madem ki, Efendimiz İstanbul’un fethedilmesini istemiş o zaman burada kastedilen mekan fethi değildir. Burada başka bir şey kastediliyor. Bu fetih bize büyük fethin yolunu açacak bir küçük fetih olmalı diyerek bu başarının arkasını getirmişler” * Fatih’in şehre bakışı da çok farklı… Fatih Sultan şehri fethettikten sonra Ayasofya’da Namaz kılıyor ve Ayasoya’nın kubbesi’nden şehre baktı. Şehrin bakımsız halini görünce üzülür ve şöyle der: ‘Bu şehre Peygamber Efendimizin dinin mensuplarının eli buraya değmemiş. Değseydi bu hale düşmezdi’ Fethettiği şehre ilk bakışta şehri bu söylem üzerinden okuyan bir insanı çok olgun biri olarak beklerseniz. Ama bu sözü söyleyen kişi 21 yaşında. Ben bu bakışı çok önemsiyorum. (Milli Gazete) İLGİLİ HABER Fatih ve Fethe 4. boyuttan bakış... (Araştırmacı Yazar Mustafa Armağan, yine ezber bozan bir araştırmaya imza attı ve 555. yılında İstanbul'un Fethi ve Fatih Sultan Mehmet'e 4. boyuttan bakan bir esere imza attı... ) |
|
| Son Güncelleme ( 04 06 2008 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
Haber | Tarih | Köyler | Rehber | Firmalar | Hava Durumu | Resim | Emlak | Forum | Blog | Harita | Ara | KMU | English | İletişim
Sitemizde yayımlanan yazı ve fotoğraflar vb. ve belgelerin Karaman İl Kültür ve Turizm Müdürlüğünün izni ile yayımlanmaktadır.
Copyright © 2003 - 2008 Karaman.org || Bu e-posta adresi spam korumalıdır. Lütfen JavaScriptleri etkinleştirin. | 0505 924 24 10 |
Sitemizde yayımlanan yazı ve fotoğraflar, izinsiz kullanılamaz !!!